1 Kasım 2011 Salı

Ne başlığı yaaa


Hayatta en katlanamadığım model, her hareketiyle “mutluyum” diye bağıran şu kendiyle barışık, hayatından pek bi memnun insan görüntüsü. Bunları ya anaları hiç çimdiklememiş ya sevgili kazığı yememiş ya da ne bileyim hiç nakit sıkıntısı falan yaşamamışlar. Bu modelin en yaygın görüntü yeri plaza tipi ofisler olup ikinci sıraya gece hayatının çeşitli mekan tiplerini sokabiliriz. Efendim bu insanlar hayatına yön verebilme kudretine sahip olmuştur biiiiiiiir. Multifonksiyonel yönleriyle genniş bir yelpazeye sahiptir, ikiiiiiiiiiiiiiiii. Kuuulluk doğuştan geldiği için kaka yaparken bile kuulllardır üüüüüç. Özetle hayatlarından memnundur bu model yaa. Çok tümevarımcı gelebilir ama hayattan memnun olmak dünyadan memnun olmak demek olmuyor mu lan? Bir insan nasıl dünyadan memnun olabilir. Başka galaksiye ışık hızıyla gidecek uzaylı mıdır bunlar; hani o arada ellerini kurbanını sokacak sinek gibi sıvazlamaya benziyor bu aşırı memnun tavırlar. Benim de piyango hayallerim, sayısal takıntılarım oldu, olacak! Ama en baba ödül çıkmazsa geride yoksul bırakacağım çok fazla yakınım var. Milli kelimesine yakınlaşmama vesile olmuş piyangosal durumlar bile içimi ferahlatmaya yetmiyor sevgili hayali okur. Söyle bana sende çok memnun musun kendinden; hiç içini çekmiyor, şu okul hayatı ve uzuuuun acemilik yılları olmasa baştan ama hep baştan alsam demiyor musun? Sonra “yok lan o da sıkıcı, kaldıramam” diyerek “Hadi bitse de gitsek” demiyor musun. Ya ben orta yaş bunalımına girmiş olabilir miyim sevgili H.O. Yoksa o insan musvettelerine imreniyor muyum? Deliriyor mu yum? Yoksa herkes bir şaka mı?

O halde hep beraber; şubadibidibi diiiip!

Haaa bi de,

Mutsuz olun laaaaan!

Dünyayı memnuniyetsizlik değiştirecek; insanlığa uyuz olmakla başlayacak her şey!

27 Eylül 2011 Salı

huzursuz kafa sendromu

anladım ki ya sinirlenirsem, ya huzursuzlanırsam klavyeye koşuyorum. bugün öncekiler gibi keyfimi kaçıran şeyleri paylaşmak değil mutsuzluğu kovalamak için buradayım. gerçi her boku tam yazsam da olur, yüzlerce kişinin takip ettiği yok nasılsa burayı, hatta ben burda epey kendi kendimeyim. o da güzel gerçi.

iç huzursuzluğu, bir şeyden emin olamamakla gelen bir şey benim özelimde. zehrini akıtamadığın ama seni kaşıtan minik bir böceğin ısırığı gibi. işte ruh halim tamamen bu. insanın şu her şeyi sorgulayamaması, sorgulamaya başlarsa işlerin çığrından çıkabileceğini hissetmesi pis bir şey. için içini kemirir ya hani işte tam ondan. hayat çok oynak yaaa, nerde ne pozisyon alacağımı hâlâ öğrenemedim. hislerine güvenme konusu ise tarihimde 12den vurmalar ve boka batmalar gibi değişken bir grafiğe sahip. sanırım tek istediğim herkesin hayatta süper açık olması. hani patrondan zam istersin ve seni ustalıkla, çok iyi şeyler olacağı vaadiyle savurur ya. oysa deseler ya "yok bu altı ay olmaz" gibi net şeyler. ama yok, bırak patronu eş dost bile kapalı bir kutu. bu kadar sosyal bir dünyada bu kadar yalnız bırakılmak çok zor. ve ben eminimki herkes yalnız. sadece çaktırmak işlerine gelmiyor. çünkü yalnız hissetmediğin anlar da vardır ve sen tüm hayatını o iyi anlara göre kurgular, -mış gibi yapa yapa yaşarsın. intihar oranlarını çok düşük bulduğumu da belirtmeliyim, demek ki neymiş insanevladının nomeroculukla hiçbir sıkıntısı yokmuş. bi de ben insanların birbirini asla tanımadığını düşünüyorum. ne saçma yorumlar aldım hayatımda kendime dair. offffffffff offffffffffffff of offfffffffff offfffffffffff. sevgilerrrrr saygılar efemm. rahatlama yaşanamadı, ben kaçar ve bu sefer ciddi sıçarrrr.

13 Kasım 2009 Cuma

'garanti'si delirtmek!

Bugün size anlatacağım hikâye, gündelik hayat içinde çoğu zaman anlatmaya bile üşendiğimiz, kurumlara, sahte çözümsüzlüklere bol bol küfrettiren sıradan bir çıldırma öyküsü.

Kabus, bundan bir hafta kadar önce eve gelen doğalgaz faturası ile başlar. Kurbanımız, fatura eve ulaşmadan bir hafta önce, aniden soğuyan havalara istinaden doğalgaz kombisine "Yürü ya kulum" demiş, akabinde gazetede gördüğü "Yeni yılda doğalgaza %70 zam beklentisi" haberlerinden ve yazın yapılmış olası sinsi zamlardan tırsarak kombisini minimumda tutmuştur. "Bu bir haftanın faturası ne olacak? Burdan bir oran orantı hesabıyla bahar dönemini çıkarırız artık" diye düşünürken eve gelen 416 TL'lik fatura ile gözleri yuvalarından fırlamıştır. Hemen telefona sarılır, sayacın üzerindeki metreküp bilgisini ilgili İgdaş insanlarıyla paylaşır, bir hata olduğu ortaya çıkar ve yeni faturanın eve bırakılacağı söylenir. Anlık sinir, şok, adına ne derseniz işte onla zaten birkaç yılını yitirdiğini hisseden kurban, derin bir ohhh çeker ve beklemeye başlar. Aradan geçen günlerde eve fatura falan gelmez; yine telefonun karşısındaki İgdaş insanının bilgisine ihtiyaç duyarak telefona sarılır. Kendisini bu hatalarından ötürü bilgilendirme bile gereği duymayan kurum, hatalı faturayı iptal etmiş, yerine 39 TL'lik bir fatura kesmiştir. Huzurludur; en azından Kasım ayı için poposunu kurtardığı için rahatlar.

Bankanın senelik harçlarından paçayı kurtarmak için faturalarını otomatik ödeme ile hesap hesap bölüştüren kurban, daha önce de bankacılık sisteminin tuzaklı yollarında epey bir sendeleği için şüpheye düşer ve internetten otomatik hesap bilgisini kontrol etmeye karar verir. O da ne? Banka (ismi lazım değil demeyelim, ifşa edelim: Garanti Bankası), her iki faturayı da birleştirmiş ve 455 TL'lik bir borç olduğunu sayfalarına yapıştırıvermiştir. Hatayı yakaladığı için sevinse mi, uğraşacak yeni bir şey çıktığı için çıldırsa mı bilmeden İgdaş'ı arayan kurbanımız, İgdaş için öyle bir borcun olmadığını, iptalin gerçekleştiğini, bankanın bu bilgiyi güncellemesi gerektiğini, kendilerinin bankaya öyle bir bilgilendirme yapmadıklarını bildirir. Zaten müşteri olarak bile bankanın otomatik sekreterini atlatıp da normal bir insanla konuşmanın ne kadar zor bir şey olduğunu bilen kurban, İgdaş'ta çalışan bir memurun bankayla böyle bir ilişki kuramayacağından emindir. "Sakin ol, bu orada çalışanların suçu değil" telkinleriyle kendisini her seferinde insanlıktan çıkaran bankayı arar.

Ofis telefonu 7 dakikaya ayarlı olduğu için motora bağlamış bir halde sorununu baştan sona anlatan kurbana 1. Garanti kızı yardımcı olamaz; birtakım şifre yönlendirmeleri ile başka birine bağlayacağını söyler. 2. Garanti kızı, otomatik hesapta görünen tutara müdahale edemediklerini, İgdaş'ın onlara ulaşması gerektiğini söyler. Kurban, İgdaş'da böyle bir fatura görünmediğini ve böyle bir destekte bulunmadıklarını tekrarlar ve bu bilgiyi, otomatik ödeme hizmeti veren Garanti olduğuna göre onların düzeltmesi gerektiğini söyler; ancak bankanın büyük bir ataletle hiçbir şeye dokunamadığını duyar, duyar, duyar. Dahası banka bu meblağın hesaba para yatırılır yatırılmaz çekileceğini, sonra kurum tarafından ödeneceğini söyler. Bu arada sinirleri bozulan kurban, bir üst yetkiliyle konuşmayı talep eder, Garanti'nin müzik yayınını dinler, telefonun kapanma riskini düşünerek gerilir ve 3. Garanti kızından da aynı cümleleri duyunca telefonu, çalıştığı yerin çözümsüzlüğünü gayet doğal bir şey gibi sunan yöneticinin suratına kapatır. İgdaş'ı tekrar arar; bu arada bir saattir kendi özel meselesiyle uğraşmasının patronlarında yaratabileceği olası tepki, bankaya duyduğu kızgınlık, kendisine "Off amma sinirlendin" diyen iş arkadaşları arasında duvardan duvara çarpar. İgdaş, kurumlarında 416 TL'lik bir borç görünmediği için öyle bir geri ödeme yapılmayacağını söyler. Peki hesabına yatan 455 TL nereye gidecektir? Kurban bu sorunun yanıtıyla da ilgilenmez ve Garanti'nin ‘Sorununuzu Haklı Müşteri Hattı'na bildirin, anında çözüm sunalım' sloganlı Haklı Müşteri Hattı'nı arar. Buradaki 4. Garanti kızı, diğerlerinden farklı tek kelime etmez; Alo Garanti kızlarından iki temel farkı vardır; ilki sinirleri daha sağlam, daha iyi bir üslupla konuşan bir nevi banka terapisti olması, ikincisi ise hiçbir işlem hakkı olmamasıdır. Bu kızımıza da bu hattın işe yaramazlığı ve Garanti'nin baştan sona palavra olduğunu söyleyen Kurban, kurumların yarattığı çaresizlik karşısında kölelere bağırmaktan başka çıkış bulamayan garip bir kıskacın içindedir. Çareyi otomatik hesap işlemini kapatmakta bulur. Kapatır ve bu yazıyı kaleme alır...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Bunual



Ziki taşağına denk azınlığın kendine yarattığı en büyük oyun alanı tüketmek ve tükettirmek. Bunun gördüğüm uç dereboyu ise en son işten kaytarma amacıyla gittiğim İstanbul Bienal!inin basın toplantısı ve akabinde basıncak dolaştığımız sergi alanı oldu. İlgilenmesen de billboardlar aracılığıyla göze sokulan Bienal!in konusu Brecht!in İnsan Neyle Yaşar şarkısı ve sanat yoluyla politik mesajları iletme yöntemi. Gelelim her tarafından Koç, Eczacıbaşı fırlayan sergi alanına girmeden gördüklerime. İlk not basın toplantısından. Malum sponsor büyük, masa kalabalık, ama en çarpıcı an eXyugoslavya!dan gelen 4 kadın küratörün uyarlama manifestolarıyla sakin sakin "Ya sosyalizm, ya barbarlık" demeleri. Üstelik sanatsepet işlerine ayrı bir ruhla baktığını, kirli sakallarıyla aktarmaya çalışan Mustafa Koç da yanlarında. Tabii Kenan Evren!den demokrasi dersleri alarak büyümüş bir nesil olarak "Anaa başımıza taş yağacak" durumuna da düşmüyorsun, "E hadi devrim yapalım şöyle en koçundan" da demiyorsun; bunlar yerine içli bir sinirle "Siktir salak" demek alışılmış davranış şekli olarak oturuveriyor gözlerimin önünde uzayıp giden mekâna. Bu küratör ablalar, kotardıkları dev iş ve her yere çaktırdıkları Sovyetik betimlerle kişisel kurtuluş öykülerini yaşlılık dönemi bienallerine saklayadursun; şık, marjinal, seksi, cool, iyi ingilizce & almanca & fransızca yalakalık yapabilen eğitimli basın mensuplarıyla başladık sergi alanına akınlamaya...

Mekan, hazırlanacakları konunun açlık ve sefillik bazında olduğu kestirmesiyle yola koyulup, Bienal delisi kafayla nasılsa işi kotaracağını bilenlerin elinden çıkma şeylerle dolu. Öte yandan Yüksel Arslan ya da Vyacheslav Akhunov gibi ölmek üzere olan ve sanatını yaşamı boyunca sol görüşe kanalize etmiş adamların yaptıklarını görmek de var. Sanat eserlerinin kapılıp yolun sonuna geldiği kanal, sanatçıya ne yapıyor bilmiyorum ama bendeki tezahürü manik-depresyon. İnsanların uğruna öldüğü, savaştığı, sürüldüğü düşüncelerin anıtsal betimleri karşısından hızla geçip giden insanlar o kadar konuşkan, hareketli ve renkli ki, tarihin az sayıdaki güzel günlerinden ve yaratıcısına verdiği coşkulu hislerden çıkarılıp karşına konmuş resim ile arana iki küçücük saniye bile koyamıyorsun. Işık, her yerde göz alıp seni kendi evrenine çekecek kadar güçlü; ortam ise hızlı; haydi çabuk ol, fazla uzun durma resmin önünde, bültenle gelen CD!deki fotoğraflar yetmez; herkes kendi fotoğrafını çekmeli ki altına imzasını atabilsin. Emek harcandığı belli olan Bienal Rehberi!ni de uzak tutmayı başaramamışlar sponsor ordusunun bombardımanından. İnsan ön sayfasında "Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçlu" yazan bir kitabı okuyup da da arkasını çevirdiğinde "İnsan iletişimle yaşar: Superonline", "İnsan futbolla yaşar: Dijiturk" reklamlarını görünce önce rehberle, ardından yapımda ve yayında emeği geçen tüm arkadaşların kafasından güzelce bir tutup saçlarıyla kıçını silmek istiyor. Niye mi? Her şeyin anlamını yitirmesi konusunda sonsuz bir enerjileri, gördükleri her şeyi sahiplenmek için bitmez bir küstahlıkları olduğu için... Bilmem anlatabildim mi?

4 Eylül 2009 Cuma

Antikahraman fok Badem


Ege'de nesli tükenmek üzere olan son 100 Akdeniz Foku'ndan biri olan Badem'in hikayesi, 21. yüzyıl ortamında bir türün sona yaklaşırken ne hale geldiğinin en sivri örneklerinden biri. 2006 yılında Didim açıklarında Sualtı Araştırma Derneği üyelerinin sudaki iniltileri takip etmesi sonucu keşfettikleri yaralı yavru fok olarak Türk basınının pençesine düşen Badem, kısa süre sonra Mustafa Koç'un manevi evladı olarak ismiyle cismiyle dünyanın en ünlü foku oldu; gözden kaçmasın diye çip'lendirildi ve popüler hayatın ilk adımlarını attı. Bundan sonrası aksiyon filmlerini aratmayacak vurdusu kaçtısı bol günlere gebeydi.

Balıkçı tekneleri, yazlıkçıların sevgi dolu kucakları derken küçüklük günlerini insanlarla içli dışlı geçiren Badem'in evcilleşme süreci tabii ki kedi, köpek gibi onbinlerce yıllık bir gelenekten gelmediği için çok daha sancılıydı. Büyüdükçe insanların manyaklıklarına da tanıklık eden Badem, çevresini saran insan sayısı yüzleri buldukça sayısı artan deklanşörleri de tolere edemez hale geldi. Onlarca kişinin onu karaya çıkarıp fotoğraf çekimine zorlaması ve sonrasında hoppaaa diye denize fırlatmaları hayatının dönüm noktasıydı. Kendisine uzatılan sevgi dolu elleri ısırmaya başlayan Badem, denizden faydalanamayan zavallı insanlardan artık zıpkınla avlanma tehditleri de alıyordu. Tek çare kalmıştı: Haylaz foku kafese kapatmak. Kendi iyiliği için Marmaris'te 15 metrekarelik ağlardan örülme bir kafes içine alınan Badem, tüm bu iyi niyetlere inat oradan defalarca kaçmayı başardı. Ama çipi sağolsun 200 kiloluk ergen fokumuz Gökova'da, Didim'de ve daha onlarca yerde her seferinde yakalandı ve kendisi için en iyisi olan kafesine geri döndürüldü.

Kafesinden her kaçtığında gözündeki iltihabı, yüzündeki darbe izleriyle perişan olan manevi babasının ise en büyük dileği Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan alacağı izinle Badem'i asla kaçamayacağı ve araştırma merkezinde bilimsel çalışmalar yapılabileceği dev kafesine kavuşturmaktı. Bu yazının amacı buradan Badem'e seslenmektir: Bizim buraların insanı denize taş atmayı sever, sevgi gösterdiği canlıdan sevgi görmemek ise en büyük hırçınlaşma nedenidir. Şu dişlerine sahip olmayı öğrenme zamanı geldi Badem. Yoksa daha yüzgeçlerinden çeken, kafese kapatmak isteyen çoook olur. Duyduk ki Ağustos 2009 itibarıyla yine kaçmışsın, bir Ören'de, bir Marmaris'de olur olmaz milletin yanında belirip milletin yüreğini ağzına getirmişsin, ya git karşı kıyıya orada ne halt edeceksen et; ya da edebinle gir kafesine, adam ol!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Beni kategorize etme!

Bir eser hakkında yazmak zor iş; okumak ise çoğu zaman sıkıcı. Kritik okurken yazara, eser sahibinden daha sert bir gözle bakmamın nedeni gazeteci egosu denen şey. Benim "Nasıl eleştirmiş?" diye bakmaktan eserle ilgili detayları atladığım bile olur. Her iş kendini anlatır ya ondan heralde bu önyargılı bakışım. Yani şimdi 'La Strada' üzerine yazılmış bir eleştiri, izleyinin gördüklerinin üzerine ne katabilir ki; görülesi filmdir işte; yönetmeninden nefret et ya da sev; seni zorlasın, zırlatsın ya da sıksın. Fellini göstermek istediğini 90 dakikada sana veremediyse, Fellinicinin vermesi namümkündür, naaa. Bunun ötesinde yapılan her tür edebi oyun, kritik sahibinin kendini tatmin etmesinden ve kariyer yapmasından başka bir şey değildir.

Kritiklerle ilgili çıldırma noktasına gelmemin sebebi Leonard Cohen'in İstanbul konseridir; böyle bir konserin gidenleri, hele hele gidip de yazma mertebesine sahip insanları etkilemesi işten bile değil. Ama ne bileyim; sonuçta fazla söze boğulmadı mı Cohen? Yani insanda bir "Gidemedim" burukluğu bile kalmıyor; hangi şarkıyla başladı, neyle bitirdi, nasıl kibardı; kardeşim ben bunları zaten istesem youtube'daki herhangi bir Cohen konser videosundan da görebilirim. Yani tek bir gazetede çıkan sekseniki Cohen yazısına ne hacet var? Ben ki sıradan bir okur, hooop diye Derya Bengi'nin yazısındaki rüzgara kapıldım; "O kırılmasın, bunun egosu incinmesin, aaa bizim biricik yayın yönetmenimizdir" diye mi yayına alınır iyisi, kötüsü bütün yazıların... Derya Bengi yazmış işte alasını gazetenizde; koy onu, yeter biter işte. Evlerden ırak, insanı gazeteden bile soğutan bir medyaya sahibiz.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Kadın cinayetleri

Radikal kadın cinayetlerini atlamadan veriyor; neydi bi film vardı Yatağımdaki Düşman diye. Türkiye'de de durum bu. Kocalar karılarını bi bahane çıksa da öldürsem diye 'alıyor' sanırım. İşte katil kocalar ve korumaktan aciz devlet haber silsilesinin son halkası.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=947954&Date=03.08.2009&CategoryID=77